Bursa Barosu Genel Kurulu yapıldı
Bursa Barosu'nun olağan genel kurulu, bugün (17 Ekim 2026) Bursa Akademik Odalar Birliği Oditoryumunda başladı.
Yarın (18 Ekim 2026) yapılacak seçimlerde Av. Yener Poroy, Av. Aslı Evke Yetkin, Av. Okan Dursun, Av. Sibel Özbudak ve Av. Servet Sarıca'nın başkan adayı olduğu Bursa Barosu'nda divan başkanlığını Av. Mustafa Haluk Sivri, başkan yardımcılığını Av. Zekiye Tiryaki, katip üyelikleri de Av. Naci Emre ile Av.Didem Koçaker Güler yaptı. Genel kurulda saygı duruşu ve İstiklal Marşının okunmasının ardından Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun kürsüye gelerek açılış konuşması yaptı.
Öztosun şunları söyledi:
“Dört yıl önce Bursa Barosu Başkanlığı görevine başlarken bir dizeyi emanet etmiştik birbirimize: Kuş ölür, sen uçuşu hatırla… Çünkü biliyorduk: Görevler geçiciydi. Makamlar geçiciydi. İnsanlar geçiciydi, kalıcı olan, geride bıraktığımız izdi, birlikte verdiğimiz mücadeleydi, bir haksızlığın karşısında nerede durduğumuzdu.
Şimdi, dört yılın ardından, emaneti devretme zamanı. Bu yıllara dönüp baktığımda aklımda toplantılar, makam odaları, törenler değil; sabahın ilk ışıkları doğmadan çıktığımız yollar var. Bir adliye koridorunda meslektaşımızın yanında duruşumuz var.
Bir kadının yaşamını, bir ağacın gölgesini, bir kentin suyunu savunmak için yan yana gelişimiz, haksızlık karşısında yükselttiğimiz sesimiz var. Ve ne olursa olsun, hiçbir gücün önünde iliklemediğimiz cübbemiz var.
Evet bazen yorulduk, bazen üzüldük, bazen sesimiz duyulmadı. Eksiklerimiz, yetişemediklerimiz, tamamlayamadıklarımız da oldu. Ama başımızı eğmedik, susmadık, vazgeçmedik. Çünkü Bursa Barosu Başkanlığı benim için 117 yıllık bir tarihten alınan ve geleceğe taşınması gereken bir emanetti. O emaneti taşırken pusulamız hukuk, dayanağımız vicdan, en büyük gücümüz meslektaşlarımız oldu.
****
Bugün sizlerin karşısında, birlikte yürüdüğümüz yolun anlamını konuşmak istiyorum. Çünkü bu yol, hepimizin hayatında iz bıraktı. Bana da insanın yaptığı işle, savunduğu değerlerle ve yanında durduğu insanlarla varoluşuna nasıl anlam kattığını öğretti.
Ve bugün, görevimi devretmeye hazırlanırken, o yolun üzerindeki en ağır soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum: Farkında mısınız?
Hukukun üstünlüğü endeksindeki Türkiye'nin 143 ülke arasında 118. sırada yer aldığının
2025 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Türkiye'nin 180 ülke arasında 159. sıraya gerilediğini
Demokrasi endeksinde yerlerde süründüğümüzü Türkiye'nin otokratik ülkeler kategorsinde yer aldığının farkında mısınız?
Yalnızca bir çalışma dönemini tamamlamıyoruz. Hukukun, demokrasinin ve insan onurunun ağır biçimde sınandığı bir dönemin içinden geçiyoruz. Bir gün çocuklarımız, genç meslektaşlarımız, bizden sonra bu cübbeyi giyecek insanlar soracak: “Bütün bunlar yaşanırken siz ne yaptınız?” İşte bugün konuştuğumuz her söz, o soruya verdiğimiz cevabın bir parçası olacak.
Değerli Meslektaşlarım,
İnsanın hukuka ihtiyacı, gücün merhametine bırakılmamak içindir. Bir yurttaşın özgürlüğü, yönetenin hoşgörüsüne bağlı olamaz. Bir insanın hakkı, bir makamın iyi niyetine emanet edilemez. Bir toplumun geleceği, güçlülerin birbirleriyle yaptığı hesaplara teslim edilemez. Hukukun varlık nedeni budur. Güce sınır koymak, insana güvence vermek, birlikte yaşamayı mümkün kılmak…
Ama bugün ülkemizde hukukun gücü sınırlaması gerekirken, gücün hukuku biçimlendirdiği, hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun olduğu bir düzenle karşı karşıyayız. Ancak sorunumuz yalnızca yanlış verilmiş kararlar değildir. Sorunumuz; yurttaşın, bir dosyanın sonucunu anlamak için kanundan önce siyasi açıklamalara bakmak zorunda hissetmesidir. Sorunumuz; haklı olmakla hakkını alabilmek arasındaki mesafenin büyümesidir. Sorunumuz; adalet arayan insanın, deliline ve gerekçesine güvenmek yerine, “Kiminle görüşebilirim?” sorusunu sormaya başlamasıdır. Sorunumuz Adalete olan inancın yerle bir olmasıdır.
Bir toplumun adalete güvenini kaybetmesi, ortak hayatın temelini sarsar. Mahkemeye güvenmeyen insan, devlete de güvenemez. Hakkının korunacağına inanmayan insan, geleceğini güvenle kuramaz. Kuralın herkese eşit uygulanmadığını gören insan, ortak yaşamın adaletine inanamaz. Adaletin çekildiği yerde de koca bir boşluk oluşur. O boşluğa korku girer, ayrıcalık girer, keyfîlik girer. Hukukun koruyamadığı insan, başka güçlerin korumasına sığınmaya zorlanır. İşte bu nedenle adalet, devletin temelidir. Temel çökerken, üst katların sağlam olduğundan söz edemezsiniz. Topyekün bir çürüme ve çöküşün farkında mısınız?
Değerli Meslektaşlarım,
Franz Kafka'nın "Dava" romanında insan, kendisini kuşatan ve anlamını kavrayamadığı bir yargılama düzeninin içinde giderek yalnızlaşır. Suçlamanın belirsizliği, usulün erişilmezliği ve otoritenin görünmezliği, insanın hayatını ele geçirir.
Bizim görevimiz ise, o karanlığı bir edebiyat eserinin sayfalarında bırakmaktır. Gerçek hayatta hiçbir insan, neden suçlandığını anlayamadığı bir süreçte savunmasız bırakılamaz. Hiçbir insan, dosyasından önce televizyon ekranlarında mahkûm edilemez. Hiçbir insanın özgürlüğü, kamuoyuna önceden ilan edilmiş bir sonucun tamamlanmasına bağlanamaz. İddia delille sınanır, delil savunmayla tartışılır. hüküm gerekçeyle kurulur. Bunları ortadan kaldırdığınızda geriye yargılamanın yalnızca görüntüsü kalır.
Bizler, adaletin görüntüsüyle yetinmemeliyiz, yetinmeyeceğiz de.
Değerli meslektaşlarım;
Can Atalay hakkında Anayasa Mahkemesinin verdiği hak ihlali kararlarının uygulanmaması, bu ülkenin anayasal düzeninde ağır bir kırılmayı ortaya koydu. Anayasa Mahkemesi, kendi kararının yerine getirilmemesi nedeniyle bireysel başvuru hakkının da ihlal edildiğini tespit etti.
Şimdi soruyorum:
Devletin mahkemeleri, Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı kararına uymuyorsa, yurttaş hangi güvenceye dayanacaktır? Anayasa'nın uygulanıp uygulanmayacağına siyasi uygunluk ölçüsüyle karar verilebiliyorsa, temel hakların güvencesi nerede kalacaktır? Bir hakkı tanıyıp, o hakkı koruyan kararı etkisizleştirmek; insana kapıyı gösterip sonra da o kapıyı kilitlemek değil midir?
Osman Kavala dosyasında da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, 25 Ağustos 2026 tarihli kararında derhâl serbest bırakılmasının ve mahkûmiyetinin sonuçlarının giderilmesinin gerektiğini bir kez daha ortaya koydu. Selahattin Demirtaş hakkındaki AİHM kararında ise tutukluluğun sürdürülmesinin yetersiz gerekçelere dayandığı ve siyasi tartışma özgürlüğünü sınırlama amacı taşıdığı tespit edildi.
Bu isimlerin düşüncelerini paylaşmak zorunda değilsiniz. Ama herkesin hukuk güvencesini savunmak zorundasınız. Çünkü hukukun değeri, sevdiğiniz insanı koruduğunda değil; düşüncesine katılmadığınız insanı da koruyabildiğinde ortaya çıkar. Farkında mısınız?
Bugün bir başkasına uygulanmayan hukuk güvencesi, yarın sizin elinizden de alınabilir ki alınmaya da başlanmadı mı? Bu ve ismini sayamadığım onca uygulanan hukuksuzluğa ses çıkarmayınca sonra geldi o hukuksuzluk senin de desteklediğin siyasal partilere, siyasi partilerin seçilmişlerine gelmedi mi?
Hukuku kişilere göre savunduğunuzda, aslında hukukun ortak zeminini terk etmiş olursunuz, biz o zemini terk etmedik, etmemeliyiz.
Değerli Meslektaşlarım,
Ekrem İmamoğlu'nun diplomasının otuz bir yıl sonra iptal edilmesi ve hemen ardından gelen süreçler hakkında Bursa Barosu olarak söz söyledik, davaları takip ettik. Hukuk güvenliğini, masumiyet karinesini ve demokratik katılımı savunduk. Burada ölçümüz açıktır: Bir kişi seçilmiş olduğu için soruşturma dışında tutulamaz. Ama bir kişi siyasi rakip olduğu için de hukuki güvencelerinin dışında bırakılamaz. Seçilmiş olmak suç işleme ayrıcalığı vermez ama suç isnadı da seçmenin iradesini etkisizleştirme ayrıcalığı vermez. Yargılama, siyasi yarışın sonucunu belirlemek için kullanılamaz.
Bir yurttaşın verdiği oyun değeri, iktidarın o oyla ortaya çıkan sonucu beğenmesine bağlı değildir.
Demokrasi, kaybetmeyi de kabul edebilme ahlakıdır. Sandığı yalnızca kazandığınızda meşru görüyorsanız, millet iradesini savunmuyorsunuz demektir. Kendi iradenizi milletin yerine koyuyorsunuz demektir. Ve biz buna itiraz ediyor ve mücadele ediyoruz, etmeye de devam edeceğiz.
Değerli Meslektaşlarım,
İstanbul Barosu'nun seçilmiş başkan ve yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesine ilişkin 21 Mart 2025 tarihli karar ve daha sonra beraat kararı verilse bile açılan ceza davası da savunmanın kurumsal bağımsızlığına unutulmayacak ağır bir müdahaledir. Bir baronun açıklamasını beğenmeyebilirsiniz, eleştirebilirsiniz, karşı çıkabilirsiniz ama baroların yalnızca iktidarın hoşuna giden konularda konuşmasını bekleyemezsiniz. Baroların sözünü baskıyla daraltmaya çalıştığınızda, yurttaşın hakkını savunan kurumsal iradeye müdahale edersiniz.
O nedenle İstanbul Barosu'na yönelik süreç bizim de meselemizdi. Çünkü bağımsızlık, yalnızca kendi kurumunuza müdahale edildiğinde hatırlanacak bir değer değildir. Bir baronun iradesine yönelen müdahale karşısında sessiz kalanlar, yarın kendi iradelerini hangi ilkeye dayanarak savunacaktır?
Biz dayanışmayı böyle anladık. Birbirimizin sesini büyüterek, birbirimizin yanında durarak, savunmanın ortak onurunu koruyarak…
Değerli meslektaşlarım,
Son zamanlarda yaşananları bize hatırlattığı ağır sorumluluklardan biri, insanın kendi muhakemesini terk edip etmediği meselesidir.
“Ben yalnızca görevimi yaptım” cümlesi, insanı yaptığı işin sonuçlarından kurtarmaz. “Talimat böyleydi.” “Uygulama buydu.” “Herkes böyle yapıyordu.” " yapmazsam sürerlerdi"
Bunların hiçbiri, hukuksuzluğu hukuk hâline getirmez. Bir kararın altında imzanız varsa, o kararın insan hayatındaki sonucuyla da yüzleşmek zorundasınız.
Mesela meslektaşımız Av. Mehmet Pehlivan niçin tutukludur. Aslında avukatlık faaliyetleri gerekçe gösterilerek isnat edilen suçun infazı bile tamamlanmış olduğu halde niçin halen özgürlüğünden mahrumdur.
Bir insanın özgürlüğünden eksilen her günün büyük bir sorumluluğu vardır. Bir ailenin parçalanmasının, bir çocuğun bekleyişinin, bir insanın hayatından alınan yılların sorumluluğu vardır. Dosyanın kapağını kapatabilirsiniz. Ama o dosyanın içindeki insanın hayatı devam eder. Hukukçunun vicdanı, tam da bunu unutmaması , kendine ve adliye salonlarında yargıçlara tekrar tekrar hatırlatmasını gerektirir.
Değerli Meslektaşlarım,
İfade özgürlüğü, insanın başına ne geleceğini hesaplamadan düşüncesini söyleyebilmesidir.
Bir gazetecinin soru sorması, bir sanatçının eleştirmesi, bir öğrencinin itiraz etmesi, bir emekçinin hakkını istemesi demokratik hayatın parçasıdır. İktidarın görevi, kendisini rahatsız eden her sözü ortadan kaldırmak değil o sözün özgürce söylenebildiği düzeni korumaktır.
Peki tüm bu hakların Türkiye de iktidarın hoşuna gitmediği zaman kullanılmaz hale geldiğinin Farkında mısınız?
İnsanların konuşmadan önce, espiri yapmadan önce ceza ihtimalini düşünmeye başlaması, yalnızca konuşanı susturmaz, dinleyeni de yoksullaştırır, toplumun düşünme alanını da daraltır, yanlışları düzeltme imkânını da ortadan kaldırır. Susturulmuş bir toplum, sorunlarını çözemez. Çünkü sorunların çözümü, önce onların söylenebilmesine bağlıdır. İnsanları susturarak toplumsal barış kurulamaz. Barış; hakların tanınmasıyla, adaletle ve herkesin kendisini eşit yurttaş olarak hissedebilmesiyle kurulur.
Bu ülkenin insanları birbirlerinden korkarak yaşamaya mahkûm değildir.
Değerli Meslektaşlarım,
Albert Camus'nün "Veba" romanında, felaket karşısında insanın sorumluluğu sözlerden çok, yapması gereken işi ısrarla yapmasında belirir. Camus, insanı insan yapan değerin kriz anlarında kurduğu süslü cümleler değil, somut dayanışma ve harcadığı emek olduğunu söyler. Bizim için de sorumluluk, adalet sözcüğünü güzel cümleler içinde kullanmakla tamamlanmaz.
Çünkü adalet; Sabahın erken saatinde bir duruşmaya gitmek, Gözaltındaki insanların yanında olmak, Şiddete uğrayan veya gözaltına alınan veya tutuklanan meslektaşımızı yalnız bırakmamak, bir kadının sesi duyulana kadar dosyanın peşini bırakmamaktır.
Adalet için çalışmak, çoğu zaman sonucu hemen görülmeyen bir emektir. Ama o emeğin değeri, hemen sonuç alınamamasıyla azalmaz. Bazen bir insanın yanında sadece durmak bile , onun dünyayla bağının kopmasını önler. Bazen bir itiraz, hukuksuzluğun üzerindeki sessizliği dağıtır, bazen duruşma salonlarındaki cesur bir savunma hakikatin üzerine örtülmeye çalışılan örtüyü kaldırır, cesareti tüm adliye koridorlarına bulaştırır.
Ve bazen bir dava, gelecek kuşaklara karşı görevimizi yerine getirmenin yoludur.
Örneğin; Uludağ için ve yaptığımız diğer çevre davalarıyla verdiğimiz mücadele de böyle bir sorumluluktur.
Çünkü bir dağın, toprağın hakkını savunmak, o dağın suyuyla yaşayacak çocukların, topraktan beslenecek insanların hakkını savunmaktır. Bir ağacın gölgesini korumak, henüz doğmamış bir insanın soluk alacağı hayatı korumaktır. Doğa kendisi adına dilekçe veremez ama biz onun yok edilmesinin insan hayatında açacağı yarayı biliriz ve bildiğimiz için sorumluluk alırız.
Değerli meslektaşlarım,
Bu dönemin en ağır acılarından biri, meslektaşlarımızı mesleklerini yaparken kaybetmemizdir. Avukat Hatice Kocaefe, Bursa'nın Gürsu ilçesinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Davasının ilk duruşmasında, 23 Eylül'de, Türkiye Barolar Birliği ve barolarla birlikte adalet talebimizi ortaya koyduk.
Şimdi burada durup düşünmek zorundayız: Bir avukat, görevini yaptığı için nasıl hedef hâline geliyor? Bir alacağı takip ettiği, bir hakkı savunduğu, bir davada söz söylediği için nasıl düşmanlaştırılıyor?
Savunmayı itibarsızlaştıran dilin, avukatı müvekkiliyle özdeşleştiren anlayışın ve tehditleri önemsiz gören uygulamaların sonuçlarıyla ne zaman yüzleşilecek?
Bir meslektaşımızı kaybettiğimizde, yalnızca bir insanı kaybetmiyoruz. Onun savunacağı insanları, yazacağı dilekçeleri, kuracağı hayatı ve taşıyacağı umudu da kaybediyoruz.
Buradan bütün yetkililere sesleniyorum: Avukatın güvenliği, yurttaşın adalete erişiminin güvencesidir.
Saldırı gerçekleştikten sonra kınamak yeterli değildir. Tehdidi önlemek, korumayı sağlamak ve sorumluluğu etkili biçimde araştırmak zorundasınız. Savunmanın güvenle çalışması için gereken tedbirleri almak zorundasınız.
Değerli meslektaşlarım,
Adaletin yokluğu, yalnızca adliye koridorlarında ya da haksız tutuklananların olduğu cezaevlerinde hissedilmez.
Bir emeklinin sofrasında da hissedilir, bir işçinin ücretinde, bir gencin kuramadığı gelecekte, bir kadının karşılanmayan korunma talebinde hissedilir.
Çalıştığı hâlde yoksulluktan çıkamayan insanın yaşadığı sorun, adil paylaşımın sorunudur. Kamu görevine girebilmek için liyakatinden önce bir tanıdık arayan, hakim savcı olmak için numaralı Barodan torpil aramak zorunda kalan gencin yaşadığı sorun, eşit yurttaşlığın sorunudur.
Sosyal devlet, yurttaşının çaresizliğini seyredemez, hakların yerine yardımları, güvencelerin yerine lütufları koyamaz. İnsanın başını dik tutma hakkını, minnet duygusuna bağlayamaz.
Yurttaş olmak, hakkını mahcup olmadan istemektir. Ve kamu kaynağını kullanan herkes, o kaynağın hesabını vermek zorundadır. Hangi partiden olduğuna, hangi makama yakın olduğuna, bakılmadan, kimin desteğini aldığına bakılmadan. Adaletin ölçüsü değişmez.
Av. Selçuk Kozağaçlının bu durumları özetleyen harika bir konuşması var.
"Güvenlik yok, iş yok, gelecek yok, hukuk yok, anayasa yok… Yaşıyoruz.
Bu yaşamak çok kutsal öyle mi? Öyle değil.
Evet, yaşamın kendisi değil kutsal olan.
Kutsal olan adil bir yaşam… Kutsal olan onurlu bir yaşam… Kutsal olan güvenli bir yaşam… Kutsal olan haysiyetli bir yaşam… Yaşamın kendisi değil, sırf yaşamak değil kutsal olan…
Milyonlarca insan ölüyor her gün hiç uğruna; trafik kazalarında, savaşlarda, hastalıktan.
Ölmek ya da kalmak meselesi değil bu. Mesele, onurlu yaşamak ya da yaşamamak… Adaletli yaşamak ya da yaşamamak meselesi…
***
Evet bir yanda üzeri örtülmeye çalışılan fon vurgunuyla birilerinin cebine giren milyonlar, diğer tarafta onurlu ve adaletli yaşamak isteyen milyonlarca insanın askıda kalan talepleri…
Değerli meslektaşlarım,
Cumhuriyet'i savunmak da bu eşit yurttaşlık zeminini savunmaktır. Laiklik, her insanın inancıyla veya inançsızlığıyla özgürce yaşayabilmesinin güvencesidir.
Çocuklarımızın eğitimi bilimden uzaklaştırılamaz. Devletin kadroları, bir gruba bağlılığın ödülü hâline getirilemez.
Cumhuriyet'in yurttaşı, kimsenin müridi, tebaası veya hizmetkârı olmak zorunda değildir.
Cumhuriyet yurttaşı Özgür insandır, eşit yurttaştır, hak sahibidir.
Bizler Cumhuriyet'i, insanın bu onurunu koruyarak geleceğe taşımak zorundayız,
Demokrasiyi genişleterek, hukuku güçlendirerek… Devleti denetlenebilir kılarak. Baroların ve avukatların temel mücadelesi budur ve bu olmalıdır. Bu olmazsa zaten hiçbir mesleki hakkımızda gerçek manada bir kazanım elde edilemez , ancak bize ihsan buyurulanla yetinmek zorunda kalırız.
Değerli meslektaşlarım,
Sophokles'in "Antigone"'sinden bugüne uzanan soru hâlâ önümüzdedir: Bir buyruğun verilmiş olması, onu adil kılmaya yeter mi? Biz hukukçuların cevabı açıktır.
Gücün emri ile hukukun gereği aynı şey değildir. Bir işlemin resmî makamdan çıkmış olması, onun hukuka uygunluğunu kendiliğinden sağlamaz. Bir kararın mühür taşıması, içindeki haksızlığı ortadan kaldırmaz.
Hukukçunun görevi, tam da bu ayrımı gözetmektir.
Bize “Barolar siyaset yapmasın” diyenlere de buradan soruyorum:
Anayasa çiğnenirken kim konuşacak? Savunma baskı altına alınırken kim konuşacak?
İfade özgürlüğü daraltılırken, yargı siyasetin aracı hâline getirilirken, yurttaşın hak arama yolları etkisizleştirilirken kim konuşacak? Hukukçu susarsa, hukukun sesi nereden duyulacak?
Bursa Barosu'nun sözü, herhangi bir siyasi gücün ihtiyacına göre kurulmadı.
Bundan sonra da kurulmamalıdır. İktidar değiştiğinde ilkelerimiz değişmeyecek...
Hukuksuzluğu yapan değiştiğinde itirazımız değişmeyecek. Değişmemeli…
Değerli meslektaşlarım,
Bu sorumluluğu taşırken kendi mesleğimizin sorunlarını da unutmadık
Genç meslektaşımızın geleceğini kuramaması, stajyer avukatın temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanması, CMK ve adli yardım emeğinin karşılığının yetersiz kalması, savunmanın bağımsızlığını doğrudan etkiler. Geçim kaygısı altında ezilen avukata, yalnızca mesleğinin kutsallığını anlatarak sorumluluğumuzu yerine getiremeyiz. Getirmedik te. Onların emeğinin karşılığını almasını her platformda savunduk. Çalışma koşullarını iyileştirmek için talepte bulunduk. Mesela CMK beraat vekalet ücretinin Bursa Barosu'nun öncelikli ve büyük çabasıyla sisteme kazandırıldığını biliyor musunuz? CMK Ocas yeni sisteminde de Bursa Barosu'nun yıllarca süren büyük emeğini... Dayanışmayı somutlaştırmak zorundayız, somutlaştırdık da... Barohan'dan bugüne kadar 350 meslektaşımız faydalandı. Verdiğimiz ücretsiz diğer dayanışma hizmetlerini saymıyorum bile. Peki bunlar yeterli mi elbette hayır.
Bildiğiniz gibi Bursa Barosu olarak bahsettiğimiz olmazsa olmaz olan adalet ve hukukun üstünlüğü mücadelesi ile beraber mesleğe ait tüm sorunlarla da uğraşıyoruz. Mesleğe ait yapılması gerekenleri gerek milletvekillerine gerekse Adalet Bakanlığı'na iletip duruyoruz. Bunu sosyal medya, web sitesi ve dijital yayınlarımızda da sizlerle sürekli olarak paylaşıyoruz. Ancak bizzat baro başkanlık makamındaki ziyarette CMK tarifelerine ilişkin talep ve eylemleri ideolojik bulan, avukatlar tarifeden memnun diyen, hatta eylem sebebiyle açıkça 'bu sistemi elinizden alalım o zaman' diye bize aba altından sopa gösteren, CMK eylemi yaptık diye açılan soruşturma dosyalarımızı Bakanlıkta bekleten yürütme temsilcileri aslında yukarıda bahsettiğimiz niyetlerini de açık hale getiriyor. O yüzden tüm bu sorunları yaratan ve sorunları görmezden gelen bu anlayış ve hukuk politikalarıyla da uğraşıyoruz. Çünkü bizler biliyoruz ki “Hiçbir sorun onu yaratan bilinç düzeyiyle çözülemez...”
Peki bir soruyu tekrar soralım ; hukuk üstün olmazsa mesleğimizi yapabilir miyiz. mesleğimize ait tüm haklarımızı koruyabilir miyiz. Buna vereceğimiz yanıt elbette olumlu bir yanıt olamaz.
Hukukun üstün olmadığı "üstünlerin " kendi hukuklarını yarattığı ve hukuku araçsallaştırdıkları bir yerde hukuku koruma mücadelesi veren gerektiğinde devletin de hukuka uygun davranmasını sağlamaya çalışan hukukçuların da bir değeri olmayacaktır.
Zaten bunun için de "efendisi olmayan avukatların" boyun eğmesi için son 20 yılda artan bir şekilde mesleğin aleyhine onlarca gelişme gerçekleşmiştir. Bu gelişmelerin en büyük amacı avukatların salt meslek alanına sıkıştırılarak çıkartılan "yasa" neyi emrediyorsa ona uymaları ve üstünlerin yarattığı hukuka ses çıkarmamaları onlara ne bahşedilirse onunla yetinmelidir. Antigone ve Kral Kreon arasındaki çatışma gibi. Yani Kral Kreon'un düzeni için vicdanı ve doğal adaleti bir kenarda bırakmalıdır.
Değerli meslektaşlarım
2002'de 24 olan hukuk fakültesi, 2026 itibariyle 94'e çıkartılmış, bu sayede de 2002 yılında 46.552 olan avukat sayısı 2025 yılı sonunda 206.000'e çıkmıştır.
Bursa'da avukat sayısı 2016 ekim genel kurulunda 2887 idi, bu genel kurulda ise 6823... Türkiye nüfusunun 2002'de 66 milyon 2026'da 86 milyon olduğu dikkate alındığında, yıllık milli gelir ve büyüme oranlarına bakıldığında, bu gelişmelere sessiz kalınmamasına ve sürekli itiraz edilmesine rağmen, bu itirazları sürekli "politik" diye nitelendiren iktidar sahipleri bu itirazlarımızdaki haklılığımızı sonunda, gelinen kriz sebebiyle kabul etmişlerdir. Ancak sorunlarla baş başa bıraktıkları barolardır.
İtiraz ettiğimiz tüm bu hukuk politikaları sonucu; Avukatlara yönelik saldırıların vahim boyutlara ulaştığı, bağımsız savunmayı temsil eden avukatların yok sayılmaya, yargının kurucu unsuru olduğunun unutturulmaya çalışıldığı, gerek yasal düzenlemeler gerekse de fiili uygulamalarla mesleğin artık icra edilemez hale getirildiği, hiç kimseye sormadan bir gece yarısı kararnamesi ile açılan hukuk fakültelerinin yarattığı nicelik sorununa eklenen nitelik sorunları ile beraber mesleğin büyük bir maddi ve sosyal kriz içinde olduğu, bağlı çalışan avukatların düşük ücretlere çalışmakta ve iş güvencesinden yoksun bulunduğu, Stajını bitiren meslektaşlarımızın büyük çoğunluğunun ofis açamaz, açsa da yürütemez halde olduğu görülmektedir...
Bursa Barosunda Barohan gibi projelerle gençlerimize umut ve destek olmaya çalışmaktayız. Ancak sorununun büyük ve bu sorunu yaratanlarında bu kadar hukuk fakültesi açanlar olduğu için, çözüm bulması gereken de bizatihi yürütme makamı olduğu da gözden kaçmamalıdır.
Yıllardır tüm çabalarımıza rağmen biriken sorunlara çözüm bulmak yerine avukatı iş yaparken daha da etkisizleştiren gerek adliye de gerekse tapu, nüfus müdürlüğü gibi kamu makamlarında kısıtlamalar ve uygulamalarla avukatı adliye ve işlev dışı alana iten, hatta avukatlık görevini yaptı diye Mehmet Pehlivan ı tutuklatan bir anlayışla mücadele etmek zorunda kalmaktayız.
Yapılan ankete göre genç meslektaşların %25 sadece CMK ve adli yardım dosyaları ile ayakta kalmaya çalışmaktadır. Yine genç meslektaşların %68 i bağkur primlerini ödeyememektedirler. Avukatlık asgari ücret tarifesinin 6 da biri gibi ücretlere CMK zorunlu müdafiliği yapmak durumunda bırakılan meslektaşlarım bu ücretlerle angaryaya maruz kalmaktadırlar. Yeni büro açan meslektaşlarımızın %54 asgari ücretin altında, %19 ancak asgari ücret seviyesinde kazanç sağlayabilmektedir. Öte yandan avukatlık mesleğinin kamu hizmeti niteliği de gün geçtikçe aşındırılmakta, temelinde 'savunma hakkı' ve 'hak arama özgürlüğü' olan avukatlık, toplumsal sorunlar ve etik değerlerden daha çok piyasa kuralları öne çıkarılarak yeniden yapılandırılmaktadır. Halkın yargıya erişim ve adil yargılanma hakkı da bu şekilde ortadan işlevsiz hale gelmektedir.
Değerli meslektaşlarım,
Bugün bir görev sona ererken kendi sorumluluğumdan da söz etmek istiyorum. Eksiklerimiz elbette oldu. Daha iyi yapabileceğimiz işler, daha erken duyabileceğimiz sesler, Başkanlık makamında 2000 üzeri meslektaşımla bizzat görüşmeme rağmen daha güçlü kurabileceğimiz bağlar olmuştur. Bu nedenle bizleri ölçü ile eleştiren meslektaşlarıma da teşekkür ediyorum.
Bir kurumun gelişmesi, yalnızca birbirimize destek olmamızla değil; birbirimizi daha iyisini yapmaya çağırmamızla yeni projeler ortaya koymakla da mümkündür. Ki genel kurullarda rakip listelerde ortaya konulan şeylere de sahip çıktık geçtiğimiz dönemlerde.
Ancak bunu yaparken Baronun yetkisinin ve gücünün ötesinde olan ve ancak yasama ve yürütmenin yetkisinde olan şeyleri de " yapacağız " diyerek ortada dolanmadık.
Burada da Baro hizmet binasından söz etmek istiyorum. Artık son aşamaya gelen, bütçesi TBB onayından geçen Baro binasına ihale aşamasından sonra yapımına başlanacak.
Bu baro hepimizindir, hiçbirimizin şahsi mülkü hiçbir makamın uzantısı değildir. Hepimizin emeğiyle yaşayan, hepimizin iradesiyle geleceğe taşınacak ortak mücadele evimiz, yeni yönetim inşallah bu dönemde Baro hizmet binası hizmetini de tamamlayacaktır
Değerli meslektaşlarım,
Farkında mısınız?
Bazen bir insanın yanında duruşumuz, onun adalete duyduğu son güveni ayakta tutuyor. Bazen bir meslektaşımıza verdiğimiz destek, onun mücadeleye devam etmesini sağlıyor. Bazen sonuç alamadığımızı düşündüğümüz bir itiraz, bizden sonra gelenlerin elinde büyüyor.
Mücadele, yalnızca kazandığımız davaların toplamı değildir. Birbirimize aktardığımız cesarettir, koruduğumuz ilkedir, teslim etmediğimiz iradedir. İşte uçuş dediğimiz şey biraz da budur. Bir kişinin kanadından daha uzun ömürlü olan ortak çabadır.
***
Bugün bu emaneti devrederken içimde bir vedanın hüznünden çok, birlikte yürünmüş uzun bir yol ve bu yolun varoluşuma mücadeleyle kattığı anlam var.
Yanımda yürüyenlere; omuz verenlere; eleştirenlere; bir sözle, bir fikirle, bir emekle Bursa Barosu'na katkı sunanlara; yönetim kurullarımıza, kurul ve komisyonlarımıza, merkezlerimize, çalışma arkadaşlarımıza ve bütün meslektaşlarıma yürekten teşekkür ediyorum.
Davalar, protestolar, cezaevi ziyaretleri için sabahın erken saatlerinde yola çıkanlara teşekkür ediyorum. Bir duruşmada, bir açıklamada, bir yürüyüşte yan yana durduğumuz meslektaşlarıma teşekkür ediyorum. Kendi yoğunluğunun içinde Bursa Barosu için zaman ayıranlara teşekkür ediyorum. Görünmeyen işleri yapan, yükü taşıyan, emeği çoğu zaman bir fotoğrafın dışında kalan çalışma arkadaşlarımıza, mücadelede beraber yürüdüğümüz yol arkadaşlarıma mücadeleye destek veren tüm meslektaşlarıma, hukuka olan inancını bütün zorluklara rağmen koruyan herkese teşekkür ediyorum.
Ve en çok da sevgili eşim Cemile Öztosun'a gönülden teşekkür ediyorum.
Değerli meslektaşlarım,
Bu kürsüde benden sonra başka başkanlar konuşacak, yönetimler değişecek, isimler değişecek, görevler el değiştirecek ancak Baromuzun bağımsızlığı, herhangi birimizin görev süresinden daha uzun yaşayacak.
Ben de görevimi devrettiğimde, bu ortak sorumluluğun içinde bir meslektaşınız olarak bulunmaya devam edeceğim. Yanınızda, aynı cübbeyle, aynı ilkelerle, aynı inatla...
Bugün burada tarihe bir söz bırakacaksak, bu söz yalnızca bir kişinin vedası olmasın, bu genel kurulun ortak kararı ve kararlılığı olsun: "Hukuksuzluğa alışmayacağız." "İnsan özgürlüğünü siyasi hesaplara bırakmayacağız." "Savunmanın bağımsızlığını teslim etmeyeceğiz." "Cumhuriyet'in eşit yurttaşlık sözünü yaşatacağız." "Birbirimizi yalnız bırakmayacağız."
Değerli meslektaşlarım
Başımız dik, vicdanımız rahat, doğru bildiğimiz yoldan yürüdük. Mesleğimizi, meslektaşlarımızı, hukuku ve bu ülkeyi kendimize dert edindik. Şimdi bir görev sona eriyor. Ama yol bitmiyor, mücadele bitmiyor, umut bitmiyor.
İnsanlar geçer, görevler sona erer, isimler zamanın içinde silikleşir. Ama bir haksızlığın karşısında birlikte durduğumuz an kalır. Bir insana verdiğimiz güven kalır. Geleceğe taşıdığımız cesaret kalır, o uçuş kalır.
Dört yıl önce başladığımız yerde, bugün aynı dizenin bıraktığı duyguyla başkanlık görevime veda ediyorum: “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla…”
Uçuşu hatırlayanlara, kanatlarını bu mücadeleye katanlara, aynı gökyüzüne birlikte baktığımız bütün meslektaşlarıma teşekkür ederim.
Bu kurumun tarihinde birlikte yükselttiğimiz sesin kalmasını ve bu sesin yükselerek daim olmasını dilerim. Haksızlık karşısında duyulan o sesin, yalnız bırakmadığımız insanın hatırasının, kimsenin önünde eğilmemiş bir savunmanın cesaretinin.
Ve benden sonra bu emaneti taşıyacak meslektaşlarımın, bizden daha ileriye ve yükseğe uçmasını isterim.
"Boyun eğmeden. Susmadan" ve Gazi Mustafa Kemal in o sözünün anlamın unutmadan "Hak kuvvetten üstündür" diyerek mücadeleden vazgeçmeden.
Ve sözlerimi avukatlık mesleğine ve Baroculuğa çok yakıştırdığım Melih Cevdet Anday'ın şiiri ile bitirmek istiyorum;
"Memleketinin hali /Seni seslerle uyandıracak / Oturup yazacaksın/ Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak/ Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hali /Düzelmeden dünyanın hali/ Gözüne uyku giremez ki...
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde/ Ta gün ışıyıncaya kadar /Vakur metin sade / Çalacaksın.
Tüm sis çanı olan meslektaşlarıma sevgi, saygı ve dayanışma duygularımla selamlıyorum.
Hoşça kalın. Allah'a ısmarladık”
Öztosun'un konuşmasının ardından yönetim, denetim ve disiplin kurullarının çalışma raporları okundu. Raporlar, üzerine yapılan konuşmalardan sonra oylamaya sunularak kabul edildi.
Başkan adaylarının konuşmalarına geçilmeden genel kurula 45 dakikalık ara verildi.
Adaylar arasında yapılan kura çekimiyle belirlenen sıraya göre Av. Yener Poroy, Av. Aslı Evke Yetkin, Av. Okan Dursun, Av. Sibel özbudak ve Av. Servet Sarıca, meslektaşlarından destek istediler, seçilmeleri halinde yapacaklarını anlattılar.